September 13, 2001

Yunan Adaları 2001

Seyir bilgileri:Tekne: "Odessa" W60: 1993 Whitbread Dünya Turu Yarışını tamamlamış Ukrayna takımının teknesi.Boy: 60 ft- 19,70 m. Tekne içinde kamara yok, yalnızca uyuyabileceğimiz ranza yataklar var.Ekip: Genelde 11 kişi, bazı haftalar 6 kişi. Kimi zaman max. sürat amaçlı performans, kimi zaman kebap amaçlı gezi. Gezi boyunca max. sürat: 16.7 mil/saatGörülen max. rüzgar şiddeti: 47 knot (balonla geniş apaz seyir yapıyorduk, balon yırtıldı!)Yaklaşık kat edilen mesafe: 550 denizmiliEn ilginç olay: Güneş batımından sonra, kıyıdan 3 mil açıkta Bulgar sörfçünün hayatını kurtarışımız.TR'den çıkış Çeşme'den, TR'ye giriş Bodrum'dan.21 Temmuz - 13 Ağustos 2001SAMOS:
Görünüm: Güneşin doğumuyla yaklaştığımızdan mıdır, yanaştığımız ilk ada olmasından mıdır bilinmez, ama Samos bana ziyaret ettiğimiz adalar arasında en gizemlisi olarak görünür. Uzaktan yaklaşan bir tekneden bakıldığında ilk olarak yemyeşil ağaçlı tepelerin yamaçlarında tek tük evleri bulunan ıssız bir adaya benzer. Bizim girdiğimiz kuzey limanı ise uzunca bir dolaşmadan sonra tesadüfen bulunan bir koy gibiydi. Adanın içine doğru kıvrılan koyun en içinde kurulan bodrumvari ufak beyaz evlerin bulunduğu şirin bir kasaba bizi karşıladı. Koyun eflatun renkli denizinin, sabah güneşiyle aydınlanan masmavi gökyüzü ile sık ağaçlı yüksek yamaçlı yeşil tepelerin aynı anda varolması apayrı bir yaşam sevinci verir insana.Kasabanın sahil şeridi uzun feribot limanıyla başlayıp koyun en iç kısmına doğru dükkanlar, ve kafelerle devam ediyor. Girdiğimiz ilk tuvalet olan pasaport kontrol binasının tuvaleti bizlere yunanistan hakkında ilk izlenimlerimizin olumsuz olacağı inancını verdi, ve akşama doğru dolaştığımız yerlerin halinin vasatın altında olması bu inancımızı pek değiştirmedi. Unutmadan söyleyim; hiçbir yunan tuvaletinde tahalet musluğu yoktur. Kuru temizleme metodunu kullanmaya alışmanız gerekiyor.Feribot iskelesinin bulunduğu yerde derinlik 7-8 metre iken, içerilere doğru girilince derinlik 3-4 metreye kadar iniyordu. Sahil şeridinin sonunda bulunan, aynı zamanda adalar arası hızlı dolmuş seferi yapan beatle ların da yanaştığı ayrı bir iskele ise yaklaşık 5 metrelik bir derinliğe sahip. Sahil boyunca sıralanan bütün evler en çok 3 katlı, kimisi bakımsız, kimisi lüx birkaç dükkan, akdeniz insanın tüm samimiliğini ortaya koyarcasına dizilmiş. Kıyıdan içerilere doğru girildikçe yokuş yukarı çıkmaya başlıyoruz. Manavlarda doğal meyve ve sebzelerin olması denizden gelen insanlar için oldukça sevindirici. Taberna denilen lokantalar akşam saatlerinde müşterilerine diledikleri deniz mahsülünü sunmaya hazır oluyor. Bir lokantadan çok bir aile çay bahçesi görünümü veriyor bu tavernalar. Türkiye'de taverna diye kullandığımız kelimenin asıl anlamını görünce hayalkırıklığıyla karışık bir şaşkınlık yaşıyorum. İzlenimler: Bu tip yerlere turist olarak gidildiğinde en çok beğenilen festivaller olur. Bizi de geldiğimiz gece tesadüfen karşılayan, spastik çocukların yararına düzenlenmiş bir gösteriydi. Danslı müzik hepimizi keyiflendirdi, ayrıca çocukların bizlerle birlikte dans etmesi de hem onları hem bizi çok sevindirdi. Eğlence merkezi olarak çok lüks mekanlar beklemek hayalperestlik olur, fakat gayet sade, bar tarzı mekanlar deniz kıyısında sıralanmış. Çiftler ve dostlar için ideal bir oturma ve sohbet etme mekanı, fakat bulunduğumuz sürede dans edecek yerlere pek rastlamadık. Sivrisinek, böcek gibi haşerelere pek rastlamadık. Gecenin ilerleyen saatlerinde de insanların genelde sokaklarda dostlarıyla sohbet eder halde olmalarını pek yadırgamadık, bizlere sıcaklık ve görünüm olarak oldukça benziyorlar. Ada insanı olmalarının verdiği bir dinginlik ve yardımlaşma ruhu aklımda onlar hakkında kalan en önemli izlenim.Yemek: Yaklaşık 10 dolara guzel bir akşam yemeği yenilebiliyor. İnsanların bir çoğu ingilizce bilmiyor. Pek turistik bir yerleşim merkezi olmadığı belliydi. Fakat güney tarafında bulunan liman için daha modern ve turistik dendiğini duymuştum.
Görünüm: Samos'tan çıkıp feribotçuların tavsiyesine uyarak rüzgarın daha az olduğu guneye dogru gittik. Boylece Ikarya'nın guney limanına kapkaranlık bir saatte girmek zorunda kaldık. Ruzgar kuzeyden estiği için oldukça azaltıyor şiddetini. Ufak bir koyun içine kurulmuş kasabanın yine feribot iskelesi ve yat iskelesi arasında sıralanmış evlerle kıyı şeridi belirlenmiş. Sahil boyunca yine dar ve eğlenceli tavernalar var. Yukarılara çıkıldıkça yunanistana özgü dar ve beyaz sokaklar ve dik merdivenler karşılıyor ziyaretçileri. İyice yukarda bir kilise var ve gece kapalı olduğunda çevresinde ev olmadığı için ıssız ve ürkütücü görünüyor.İzlenim: Gece 11 civarı adaya vardığımızda bile neredeyse tüm kasaba ahalisi kafelerde, lokantalarda dostlarıyla sohbet halindeydi. İlk başta bizden önce adaya ulaşmış bir turist kafilesinin bu kadar kalabalık yaratabileceğini düşündük. Bununla beraber bir festival vakti de adaya gelmiş olabilirdik, fakat insanların bir kısmını pijamalı, eşofmanlı oturup sohbet ederken görmek bizi hem şaşırttı, hem de sevindirdi, çünkü bu, adanın insanlarının ne kadar sıcakkanlı olduğunun göstergesiydi. Bu saatte bile üşenmeyip dışarı yürüyüşe ve sohbete çıkıyorlar, akşam yemek saatlerini uzatıyorlar ve eğlenmeyi biliyorlar.Sabah erkenden insanların uyanmasına, ve dükkanlarını yeni yeni açılmalarına tanık olmak oldukça keyifli bir duygu. Hele bir de fırının yanından geçiyorsanız leziz yunan ekmekleri birkaç sokak öteden insanları kendilerine çekecek mis kokular yayıyor. Rastladığımız tüm insanlar sabahın köründe bile olsa bize misafirperver davrandığı için tuvalet ihtiyacınızı bir kafede gidermek için izin istemenizde bile sakınca olmadığını gider gitmez anlıyorsunuz. İnsanlar konuşmaktan ve birşey anlatmaktan zevk alıyor, aynı şekilde dinlemeyi de biliyorlar.Yemek: Bizdeki urfa kebabın yunanistana özgü olanını da ilk kez orada tattım. Tüm gün boyunca açık olan lokantalarda 1 euroya pita to suflaoki alabilirsiniz. Bizimkilerden biraz daha ufak olan pidenin içine koyulan şiş oldukça lezzetli. Adaya ziyaretimiz 12 saatten az sürdüyse de, bizi iyi ağırlamayı başardı. Tekrar ziyaret etmesi en keyifli olacak adalardan biridir İkarya.
Görünüm: Henüz gitmeden çok önce ününü duyduğumdan seyir halinde ziyaret edeceğim için en çok heyecan duyduğum adadır Mikanos. Avrupa'da 'gay'ler tarafından sıkça ziyaret edilmesiyle bilinir, ve adalar içersinde en lüksü ve çılgını olarak da değer kazanmıştır. Adanın güneyinden geçip batısındaki limana geçecekseniz, oldukça büyük bir burunu dönüp tekrar doğuya yönelmeniz gerekiyor. Fakat adanın güney sahili boyunca kıyıdan 3-4 mil bile uzaktayken duyduğunuz techno- rock karışımı müzik bir anda katettiğiniz yolun uzamasına neden oluyor. Çünkü o müziği duyduğunuz anda sahilde olup biten çılgınlıkları kaçırdığınızı farkediyor ve sabırsızlanıyorsunuz. Avrupa'daki en ünlü 10 çıplaklar plajından biri de Mikanos'tadır. Bizim de duyup da ziyaret etmediğimiz bir yer olduğu için, görmesek de gezmesek de orada çılgınca eğlenilen bir plaj vardır, demekten başka anlatacağımız birşey yok. Adaya uzaktan baktığınızda hiç ağaç olmaması, yaklaştığınızda da kuru toprak diye gördüğünüz şeylerin aslında taş ve kaya olduğunu görmeniz doğal güzellik bekleyenleri büyük bir hayal kırıklığına uğratacaktır. Dendiğine göre adaya ilk ayak basan birkaç zengin müthiş bir turizm pazarlamasıyla hiçbir güzelliği olmayan bir adayı ülke ekonomisine en çok katkı sağlayan yerlerden biri haline getirmeyi başarmışlar. Bu kupkuru adayı o hale sokmalarını ve buna cesaret etmelerini de özentiyle karşılıyorum.İzlenim: Limana vardığınızda ilk dikkati çeken şey diğer adalara oranla lüks yatların sayısının artmış olması ve tekne bayraklarının çeşitlerinin iyice artması. Bizim olduğumuz sırada türkiye, italya, bulgaristan gibi avrupa ülkelerinin yanısıra yeni zelanda'dan bile gelen yatlar vardı. Adada ulaşım çoğu mercedeslerden oluşan taksilerle sağlanıyor. İnsanlar turistlerden bıkmış olacaklar ki pek konuşkan ve gülerüzlü değiller. Yalnızca para kazanmaya, hatta kazıklamaya bakıyorlar. Asıl Mikanos şehri limandan arabayla 8-9 dakika mesafede. Şehrin en güzel yanı daracık ve bakımlı sokakların en çok 2 metre genişliğinde olması ve insanların oldukça kalabalık olması. Bazı yerlerde bir mekana girebilmek için bekleyen insanlar bir sokağı tamamiyle dolduruyor, öyle ki kendinizi biran kalabalık bir bankanın boğucu atmosferinde zannedebilirsiniz. Tek fark insanların giyimi ve davranışları, biraz da alkol kokusu. Neredeyse her sokakta göz alıcı sergileriyle 3-4 tane kuyumcunun olması, insanların giyiminin oldukça renkli ve güzel olması, yemek ve içki fiyatlarının da diğerlerine göre daha pahalı olması adanın zengin mekanı olmasını kanıtlayacak birkaç ipucu. Sokaklarda dilediğiniz gibi davranabiliyorsunuz, ve istediğiniz insana dilediğiniz yılışıklığı yapabiliyorsunuz. İnsanların buraya geliş amacı eğlenmek ve bunu oldukça iyi şekilde düzenlemişler. Her gün öğleyin saat 3te plajlarda, her gece saat 1de kluplerde ve yine sahilde olan çılgınlığın sınırsız olduğu partiler çok büyük rağbet görüyor ve Mikanos'un asıl kalbi bu partilerde atıyor. Gece 12ye 1e kadar vakit geçirmek için ise şehirdeki bu ufak mekanlar kullanılıyor. Bu binalarda hayatımda gördüğüm en şirin yapılar. Neredeyse hepsi iki katlı, daracık merdivenleri ve sokağa doğru birer metre uzanan balkonlarıyla çok çekici hale getirilmiş. Gürültü kirliliği olmasa ev almak için seçilecek en güzel yerlerden biri diyebilirim. Sessizliği ve yalnızlığı sevenler ise kesinlikle uzak durmalı bu adadan. Çünkü yalnız kalabileceğiniz yalnızca tekneniz var. En ıssız tepenin uzak bir köşesine gidip de yıldızları seyretmek isteseniz bile adanın etrafını saran müzik duvarı sizi yalnız bırakmayacaktır. Ben adayı hergün saat üçte atmaya başlayıp güneş doğumuna doğru atışı kesilen bir kalp gibi düşünüyorum. Çünkü müziğin temposu aynı kalbin ritmi gibi, devamlı kulağınızda uğulduyor. Adadan uzaktayken, müziği duyduğunuzda adanın dans eden canlı bir kaya parçası olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.Yemek: Ada tamamıyle lüks bir tatil beldesi olduğu için, yemeğinizi ucuza çıkarmayı düşünmeyin bile. Doyurucu bir akşam yemeği 6000 drahmi civarındaydı. Bunun yanında içki fiyatları da diğer adalara göre biraz pahalı. Ama çok abartmayayım, verilen hizmeti ve mekanın havasını bu paraya ekleyince fazla tasalanmıyorsunuz. Sabah kalkınca yapılacak en iyi iş ya kalktığınıza pişman olup tekrar uyumak, ya da bomboş sokaklarda gezinip, evlerin fotoğrafını çekmek olacaktır. Gezinirken yorulduğunuzda bir kafede oturup frape denilen milkshakelerden ve krep denilen yumurtalı böraklerden almanızı öneririm. Her türlü hamurlu işi de türkler kadar iyi beceriyor yunanlılar, aklınızda bulunsun. Aldığım börek o kadar güzel görünüyordu ki, aç olduğum için iki lokmada bitirdim. Daha sonra öğrendim ki, hayatımda ilk kez domuz eti yemişim. Olsun, tadı o kadar da fena değildi, herşeyin bir ilki vardır.Limandan ayrılıp rotamızı yeni bir adaya sabitleştirdiğimizde aklımdan geçen iki farklı düşüncenin çelişkisindeydim. Ya arkamı dönüp adaya son kez bakacak ve içimden tekrar görüşeceğiz diyecektim, ya da hiç arkama bakmayıp muhafazakar kesimin lanetli ve baştan çıkarıcı bulduğu bu adaya ben de lanet okuyacaktım. Ben, biraz uzaklaşınca arkamı dönmeyi tercih ettim. Yine de biliyorum ki, günahlardan hiçbir zaman vazgeçilmez...
Görünüm: Geziye çıkmadan önce kafamda hayal ettiğim yunan adası görüntüsünü tam olarak karşıladığı için beni en çok memnun eden ada olmuştur. Adanın kuzeyindeki limana girişinizde sizi birkaç büyük balıkçı gemisiyle, ufacık teknelerin olduğu bir koy karşılar. Her adada olduğu gibi bu limanda da feribot iskelesi en büyük yeri kaplıyor. Karaya doğru baktığınızda dikkati ilk çeken bina Venedik Kalesidir.Kale, adanın Venedik himayesi altında olduğu zaman yapılmış ve hala sapasağlam ayakta duruyor. Adayı sonradan ele geçiren medeniyetler de kalenin asıl sahiplerine herhangibir zarar vermemişler, yalnızca adayı yönetme haklarını ellerinden almışlar. Bu yüzden şu anda koskoca kale bir ev halinde ve içinde Venedik soyundan bir aile yaşıyor. Aile,13 kuleli kalenin tek bir kulesini kendilerine mekan seçmiş ve geri kalan bölümünü müze haline getirmiş. Ziyaret etmek isteyen herkes son derece sıcak bir şekilde karşılanıyor. Evsahipleri son derece hoşsohbet ve misafirperver, tıpkı adanın diğer sakinleri gibi.İzlenim: Araba veya motor kiralayıp adayı turlamak sabahları vakit geçirmek için en iyi yöntem. Çünkü ada doğal güzellik bakımından da ayrı bir çekiciliğe sahip. Windsurf ve yüzme için ayrı plajları, tepelerdeki bazilikaları, adanın içlerindeki şirin köyleri, tarihi ve mitolojik hikayeleri, insanları, manzarası ve havasıyla çok çeşitli gezi olanaklarına sahip. Ada turuna çıkılmayacaksa yalnızca liman bile çok eğlenceli olabilir. Çünkü sahil boyunca dükkanlar sıralanmış. Hepsi de birbirinden ilginç ve eğlenceli. Deniz ile dükkanlar arasında 5-10 metrelik bir yürüme yolu var, başlangıcında ise büyük şemsiyeli güzel kafeler var. Dinlenmek ve kitap okumak için ideal olan bu kafeler, sohbet etmek ve yemek yemek için de hem fiyat bakımından hem zevk bakımından çok uygun. Adanın ortasında Halki köyündeki şarap ve sipton üreticilerine de uğramak, içki sevenler için ideal. Çünkü dilediğiniz içkinin tadına bakıp hakkında bilgi edinebiliyorsunuz. İçkiyi birinci kadehten almanın da tadı başka oluyor. Limana girişte en çok dikkat çeken ve tarihi yapısını en derin vurgulayan eser hemen şehrin girişindeki burnun tepesinde bulunan Apollon tapınağı. 6 yüzyılda yapımına başlanıp da bitirilemeyen, hatta kullanılan taşların bir kısmı sökülüp kalenin yapımında kullanılan tapınak günümüzde ziyarete açık. Ve günbatımlarının en populer mekanı. Bunun sebebi tapınağın hemen üstüne çıkılınca güneşin deniz ile birleştiği nokta çok güzel ve romantik görünüyor. Güneşin batarken ne kadar yalnız ve gururlu olduğunu bu anı izlerken anladım. Denizin ise soğukkanlılığını ve masumiyetini böyle heyecan verici bir durumda bile kaybetmediğini seyrederek ona bir kez daha saygı duydum. Hem ziyaret etmesi en zevkli ada olduğu için, hem de yaşanılası bir ada olduğu için gelecekte tekrar gelmeyi en çok düşlediğim bir ada olarak teknemizin kıçından son birkez selamladım Naksosu.
Görünüm: Tek tarafı surlarla diğer tarafı fenerle kapatılmış bir ağzı olan limana gece girildiğinde, kalabalık ve ışığın ziyaretçiyi büyülememesi elde değil. Gece limana ilk kez giren biri kesinlikle şehri büyük bir eğlence merkezi sanacaktır. Özellikle yazın iskandinav ülkeleri ile britanya ülkelerinden gelen teenagerlerın hücumuna uğrayan adada hayat çok hızlı ve gürültülü. İzlenim: Sabahları plajları tıklık tıklım dolduran gençler için birçok sahil eğlenmeye ve güneşlenmeye insan çekmek için yarışıyor. Benim en çok dikkatimi çeken kumsalın belli bölümlerinin, genelde olması gereken gibi belli bir otel değil de, belli bir restoran veya gece klübü tarafından sahiplenildiği. Bunun sebebi klübün veya restoranın kumsalın hemen yanıbaşında olması. Mekana gece ziyaretçi çekmek için de sabahtan kumsalda şezlong kiralama, duş, yemek ve hatta animasyon servisi yapıyorlar. Bir keresinde rastladığım animasyon çok ilginçti. Güneşin en yakıcı saatlerinden birinde herkes güneşlenirken aniden arkadaki klüplerden birinden müzik sesi gelmeye başladı. Sonra da şezlongların arasında iri yarı, kıllı bir adam belirdi. Meğer bu adamın tarzan taklidi yaptığını sonradan anladık. Bağırmaya ve etrafa sataşmaya başladıktan sonra müzik eşliğinde birkaç figür yaptı, ardından da gözüne kestirdiği birkaç güzel üssüz hatunu kollarına alıp denize doğru kaçırmaya başladı. Olanlara ilk bakışta şaşıran insanlar bir süre sonra hepsinin animasyon olduğunu anladığında eğlenceye katılmaya başladılar. Neredeyse güneşlenenlerin yarısı tarzanımızla birlikte denize atlamaya ve çığlık çığlığa eğlenmeye başladılar.Gece: Geceleri ise hemen limanın karşısında soldaki sokaklardan girilen barlar sokağında sınırsız eğlence mümkün. 15-25 yaş arası gençlerin saat 10dan sonra tıklım tıklım doldurduğu bu sokak aslında üçgen şeklinde, ve yaklaşık 30 tane irili ufaklı bar var. Herbirinin önünde belli milletlere hitap eden, genellikle yunanlı olmayan çekici gençler çığırtkan olarak görevlendirilmiş ve işleri bara mümkün olduğu kadar çok insan tıkmak. Giriş serbest, yalnızca elinizde içki olması hoş karşılanmıyor. Buna rağmen kimse sizi dışarı çıkarmıyor tabi. Siz eğlenin, sarhoş olun, sonra biraz da içki için, sonra biraz daha sarhoş olup eğlenin...Bu döngü sağlandığı takdirde herkes memnun. Müziğe, dansa ve içkiye insanın kendini kaptırmaması neredeyse mümkün değil. Yalnız gürültü ve kalabalık bir süre sonra bunaltıcı hale gelebiliyor. Eğlence mekanı olarak daha slow tarzda ve daha seviyeli yerler olsa da onlar da pahalı oldukları için öyle. Yine de benim fikrim turistik olarak gençlere daha uygun bir ada olduğu.Kos adası hekimlerin babası sayılan Hipokrat'ın adası olarak ün salmış. Hediyelik eşyaların da en çok işlenen konusu o. Hemen surların içindeki Hipokrat Ağacı da koskoca, ayakta zor duran, ortasında koca bir kovuk olan bir ağaç olarak ziyarete açık. Ağacın bir tarafında rum kilisesi diğer tarafında osmanlılardan kalan cami olması ve mimarisinin uyum içinde olması zor farkedilse de güzel bir detay. Araba kiralandığında ziyaret edecek yeri de bol olan bir ada olduğu için gündüzleri de pek sıkılınacağını zannetmiyorum. Eski surlar, yıkılmış sütunlar, ufak tiyatrolar tarihseverlerin ilgisini oldukça çekecek, adanın iç taraflarındaki yemyeşil bitki örtüsü, ve samimi insanlarıyla köyleri doğaseverleri memnun edecektir. Su sporlarıyla uğraşanlar ise adanın dört tarafı da farklı rüzgar aldığı için değişik olanaklardan birinden kolayca yararlanabilirler. Mesela adanın kuzeyinde, iyi rüzgar aldığı için windsurf kiralama yerleri, güneyinde ise deniz daha durgun olduğu için motorboatlar, jetskiler kiralama yerleri var. Doğal güzellikten bahsetmişken adada güneşin batışının en güzel izlendiği yerlerden biri olan Zia köyü nefis köy yemekleriyle turistlerin ilgisini çekiyor. Hem ucuz hem de keyifli olduğu için benim çok hoşuma gitmişti. Ayrıca ağustos başı festival ilan edildiği için meydanda çeşitli dans ve müzik gösterileri yapılıyor. Büyük ve çevresindeki yapılarla renklenmiş bu meydan festival gecelerinde oldukça eğlenceli oluyor. Aynı meydanda akşam saat dokuza kadar açık olan bir meyve, sebze hali var. Buradan oldukça uygun fiyata taze sebze satın almak ayrı bir keyif. Sahilin gürültü kesiminden uzaklaştıkça adanın biraz daha huzurlu olduğunu anlıyorsunuz. Dükkanların önünde sohbet eden insanların bile yüzlerindeki gülümsemenin artması, size daha samimi davranmaları size daha da güç veriyor. Eğer onlara güven verirseniz sohbet etmekten çok hoşlanan insanlar olduklarını anlarsınız. Bunun yanında iskandinav ve britanyalılardan bıkmış olacaklar ki, Türk olduğumuzu duyduklarında bize sevinçle kucaklarını açıyorlar. Eğer halkın içine girmek istiyorsanız, berbere sakal kestirmeye veya kahveye bir çay içmeye gidin ve mutlaka Türk olduğunuzdan bahsedin. Paylaşacağınız çok şey olacaktır.Kos'un limanında bulunan tekneler günlük gezi turlarına çıkıyor, fiyatları ve eğlencesi çok uygun olduğu için çok da rağbet görüyor. Kos'un çevresini gezdiren günlük yatların kimisi dalgıçlık, kimisi yemek, kimisi eğlence ile birlikte zevkli bir gün yaşama olanağı sunuyor. Tekne ile gelmişseniz, komşu teknelerin kaptanlarıyla ahbaplık kurmak çok işinize yarayabilir. Kefalos: Kos limanında 3 gün kaldıktan sonra geçtiğimiz Kos'un güneybatısındaki Kefalos limanı ise gece, özellikle dolunayla birlikte ölü bir kasabaya benziyor. Sahil boyunca dizilmiş birkaç bar pek kalabalık olmayan müşterilerine sessiz bir içki masası imkanı sunuyor. Adanın kuzeyinin tam tersine güney tarafı daha çok orta yaş grubuna hitap ediyor gibi. Taşlı kumsalı kuzeye göre nispeten daha temiz, sessiz ve dinlendirici. Upuzun sahilin kumlu olan doğu tarafı Club Med'e ait ve yelken kiralanabiliyor. Tam Club Med'in karşısında ise çok şirin bir doğa harikası Kastri Adası duruyor. Kıyıdan yalnızca 100-150 metre uzakta olan bu adaya şirinliği katan özellik ise üzerinde yalnızca tek bir yapı olması. Sekiz metreye üç metre büyüklükteki beyaz bazilika içindeki mumların hepsi ziyaretçiler tarafından tüketilmiş olsa da, kumlu ayaklarla basılsığından pek kirli olsa da sempati uyandıran bir bina. Tabi oraya çıkmak için biraz çeviklik gerekiyor. Kos'un limanı mendirek ve surlarla çevrili olduğu için giriş çok kolaydı. Ayrıca derinlik seviyesi de çok uygundu. Kefalos ise derinlik sorunu olmamasına rağmen akıntının iskelenin hemen dibinde çok şiddetlenmesi nedeniyle zor yanaşılan bir liman. Biz yirmi metrelik tekneyi yanaştırmak için yaklaşık otuz deneme yapmıştık. Adanın kuzeyine göre biraz sıkıcı olan bu limandan ayrılmamız ise akınıtının yardımıyla çok kolay olmuştu.
Görünüm: Eğer adaya güneş batmak üzereyken yaklaşıyorsanız ve günün yorgunluğu üzerinizde bezginlik duygusu yaratmışsa limana 1 mil kala karşılaşacağınız manzara ve hiçbir yerde rastlayamayacağınız ışık oyunları sizlere çok büyük bir sevinç verecektir. Yaklaşık bir kilometrelik uzunluğu olan koyu çevreleyen dimdik yamaçlarda kurulmuş rengarenk evler; tüm koyu çevreleyen, hediyelik eşya satan dükkanlarda alışveriş yapan, cafelerde sohbet edip, eğlenen insanlar, hepsi sizi selamlıyor gibi gözükecektir ilk bakışta. Halatı fırlatıp teknenizi karaya bağlamaya çalışırken bile insanların arasına karışmak için öyle sabırsızlanacaksınız ki bir anda tüm yorgunluğunuz üzerinizden kalkmış olacak. İzlenim: Koy girişinin hemen sağ tarafında bulunan saat kulesi limana tarihi bir hava vermiş. Saat kulesinin yanına gidip de kuzeye doğru bakarsanız arkadaki tepesine yapılan ışıklandırılmış kiliseyi görürsünüz. Birbirleriyle tamamıyle uyum içinde olan bu iki yapı gerçekten çok hoş. Adanın özel yapılarından biri de koyun iç kısmından adanın içine doğru yürüdüğünüz zaman karşılaşacağınız kilise. Yaklaşık 8-9 metre yüksekliğinde olan kilise çanı ve kilisenin mimarisi görülmeye değer. Koyun sol yakasının tepesinde ise tarihi eser olarak ziyarete açık olan eski şehir var. Tepeye çıkıldıkça yerleşim biraz daha azalıyor ve ortam köy havasına bürünüyor, eski surları takip ettiğinizde de bir an kaybolmuş hissine kapılıyorsunuz. Tavanı yıkılmış birçok evden oluşan bu eski şehir şimdi yalnızca duvarlardan oluştuğu için bir labirente benziyor. Gördüğünüz sokağı tekrar gezmemek için işaret bırakmanızı tavsiye ederim. Her iki yamaç da çok dik olduğu için çıkışlarda tipik yunan merdivenleri kullanılıyor.Sağ yamacı tırmanırken 135 dik basamak tırmandığımı hatırlıyorum. Bu basamakların dik sıfatıyla nitelendirmemin sebebi, her birinin yaklaşık yüksekliğinin 35-40 cm olmasındandır. Sol yamaca tırmanmam ise daha maceralıydı. Çünkü burada daha çok yerleşim olduğu için yokuşların daha az dik olmasını sağlamışlar ve yokuşları ve merdivenleri tepeye doğru kıvrılarak çıkan cinsten yapmışlar. Eğim sürekli değiştiği için, hele bir de tepedeki labirent kafanızı iyice karıştırdığı için bir süre sonra benim gibi tepenin yanlış yamacından aşağı inip farklı bir koyla karşılaşabilirsiniz. Neyse ki farklı bir koyda olduğumu az önce bahsettiğim kilisenin çanını göremeyince farkettim ve kıyıya inmeden geri döndüm.Temmuz ortasından Ağustos başına kadar yerel bir kültür festivali oluyor. Yürüyerek 5 dakikalık mesafede olan meydanda sunulan tiyatrolar ve danslar adalılar tarafından ilgiyle karşılanıyor. Adanın en sevimli tarafı koyun en iç tarafında bir köprüyle denizin ikiye bölünmesiyle oluşturulmuş bir yarım bulvarın olması. Bulvar dediğim zaten ufacık birşey, altından deniz geçiyor ve akşamları üzerinde çeşitli malların sergilendiği tezgahlar kuruluyor. Adada pansiyonda kalmak isteyenler ücret gecelik 13000 drahmi. Evler oldukça sevimli ve samimi. Pansiyon sahipleri sizlere gayet nazik davranıyor ve olabildiğince yardımcı olmaya çalışıyor adayı gezerken. Zaten ufak ada olduğu için insanların güleryüzlü olmalarını önceden kestirebiliyorsunuz. Hem kim böylesine şirin bir adada yüzünde gülücüklerle gezmez ki.
Görünüm: Gezdiğimiz adalar içersinde en küçük limanı olan ada Tilos'tur. Aslında liman da demeyecektim, fakat koca feribot o ufacık iskeleye yanaşabildiğine göre gerçek bir liman olmalı. Biz geldiğimizde liman içersinde tadilat çalışmaları vardı, fakat yine de 20 metreden büyük teknelerin dalgakırandan içeri girmesi de çıkması da oldukça riskli. Biz salmamıza rağmen girdik ama çok zorlanmıştık... Adanın kocaman koyunda girdiğimiz şarap kıvamındaki tertemiz ve eflatun renkli suları bizi kendine çektiği için adadan oldukça ümitliydik fakat hem derinlik, hem uzunluk problemimiz yüzünden yanaşmakta oldukça zorluk çektiğimiz bu ada sessizliği ve özgünlüğüyle hafızamda kaldı.İzlenim: Yerleşim yeri olarak da pek kalabalık olmayan adanın yanaştığımız koyunda yalnızca bir otel vardı. Denize girmek için uzun taşlık bir sahili var. Yerleşim tam köy tarzında; bazilikadan başka gösterişli ve süslü hiçbir binaya rastlamıyorsunuz. Bu bazilikaya bir ibadet sırasında girmiştim. İnsanların dostça tavırları, ve ibadete davet eden tavırları gerçekten sizi etkiliyor. Sokak aralarında gezerken evlerinin bahçesinde müzik buziki veya santur çalarak eğlenen misafirperver insanlara rastlama şansınız oldukça fazla. Sizin de biraz neşeli ve hevesli olduğunuzu gördüklerinde hemen davet ediyorlar. Nufüs azaldıkça güleryüzlülük oranının artması kuralı burda da değişmiyor.Yemek: Port Office binasının hemen yanındaki merdivenlerden tırmanıp sağa doğru biraz yürüdüğünüzde karşınıza çıkan açık hava lokantası akşam yemeği için ideal. Izgarada pişirdikleri levrek, ikramlarındaki güleryüz, son olarak da ikram ettikleri likör gerçekten misafirleri memnun bırakıyor. Eğer mehtaplı bir gece ise, mehtap sizi tam tepenizde selamlayacaktır. Gece: Bu kadar kupkuru ve sade bir kasaba olarak görülen yerleşkemizde bir tane Irish Pub'a rastladık. Fakat en çok şaşırdığımız ve hayran kaldığımız mekanı henüz görmemiştik. Ancak taxiyle ulaşımın sağlanabildiği adanın tepesindeki Microchronos şehri gerçekten adanın görülmeye değer güzelliklerinden biri. Eğer Tilos'a bir kez daha gelirsem, yalnızca Microchronos için gelirim: Microchronos eskiden yaşanan bir şehirmiş, fakat adada denizciliğin ilerlemesi, ticaretin önemini artırması ile 1970'ten sonra hiç insan yaşamamaya başlamış, çünkü tüm insanlar tepeden kıyıya inmişler. Buradaki 100 kadar ev ise terkedilip yıkılmaya mahkum olmuş. Şimdilerde neredeyse bütün evlerin çatıları çökük ve zaten taştan olan duvarların kimisi daha fazla dayanamamış. Keçilerin yuvası olduğu için ilk vardığınızda buram buram duyduğunuz keçi kokusu sizleri rahatsız edebilir. Fakat hayranlık bırakan bir düzenlemeyle tüm şehir elden geçirilmiş, ve manzarası en güzel olan ev bara çevrilmiş. Terasında DJ eşliğinde müzik dinleyebiliyor, eğlenebiliyorsunuz. Yıkık evlerin tümü ise ustaca bir ışıklandırmayla görünür hale getirilmiş, neredeyse tüm şehir ayaklarınızın altındaymış gibi görünüyor. Üstünüze sinecek kadar yoğun olan keçi kokusu bile bu güzelliğe öyle özgün bir doğallık katıyor ki, tepenizde parıldayan yıldızlar ve mehtaba kadehinizi kaldırmadan edemiyorsunuz. Biz gittiğimizde mekan bomboştu ve biz adanın nüfusunun eğlenmeyi sevmediğini sandık. Fakat saat 12den sonra dolmaya başlayan mekan heralde her gece aynı kişileri ağırlıyor ki mekana giren herkes bizim gibi yabancılar hariç herkesle selamlaşıyordu. Bu saatten sonra artan kalabalık, kafamızda adanın diğer kasabalarının düşündüğümüzden daha modern olup olamayacağı sorusunu bıraktı. Malesef bu soruyu cevaplayamadan bu küçük ve şirin köyden ayrıldık.
Görünüm: Gezimizin son haftasında Kos adasından çıkıp Girit'e direk bir yolculuk planlıyorduk. Amacımız bir gün içinde Girit'e varmak idi fakat Kos adasının batı ucundan ayrılır ayrılmaz Ege denizinin hırçın poyrazını yememiz bize ders oldu ve daha fazla dayanamayıp yolumuzun üstündeki ilk adada konaklamaya karar verdik. Açık denizin dalgaları bizi öyle hırpalamıştı ki, Astepelia'nın koyuna girip karaya çıktığımızda bile ayakta sallandığımızı farkettik. Adaya doğudan yaklaşıldığında karşınıza çıkan iki koydan hangisine gireceğinize tereddüt ediyorsunuz, sığınmak için iskelesi olan kuzey limanı tercih etmeniz ulaşım açısından kolay olacaktır. Kasaba iyice küçük olduğu için daha koya girer girmez sokakların düzenini kafanızda canlandırabiliryosunuz. Koyun en iç kısmında bulunan deniz kıyısında birkaç tane restoran var ve deniz ürünlerini son derece lezzetli hazırlıyorlar. Özellikle aç olan bizim gibi tayfaya göre ideal bir menüleri var. İzlenim: Servis oldukça güleryüzlü. Ayrıca yemek beklerken hemen restoranın yanındaki hediyelik eşya mağazasından oldukça şık hediyelikler seçebilirsiniz. Hiç alınmasa bile içerdeki şirin eşyalar görülmeye değer. Zaten eşyaların şirinliğine ve ucuzluğuna kapılıp da almamak pek mümkün olmuyor. Gecenin asıl süprizi ise eğer mehtaplı bir günse, mehtabın tam koyun ortasından denizden doğması. Bu yüzden yemek yerken, yüzünüzün denize dönük olmasına dikkat etmeniz gerekiyor. Yemeğinizin tam ortasında yıldızların bile aydınlatmaya yetmediği kapkaranlık denizin ortasından yavaş yavaş bir kızıl top yükselince birden tüm duygularınız kabarıyor. Mehtabı o şekilde gördüğümüzde, adaya varmaya çalışırken çektiğimiz sıkıntıların hepsine değdini farkettik, çünkü çok ender rastlanan fevkalade olaylardan biridir mehtabın denizden yükselmesi. Gece: Eğlence merkezinin adanın tepesine yerleşmesine Tilos'tan alışmıştık. Fakat ada nüfusunun çoğunun da tepede yaşadığını oraya çıkmadan anlayamamıştık. Ferah sokaklardan dolana dolana, fazla yorulmadan çıkılan adanın tepesinde, adaya yanaşırken dikkati en çok çeken yapı olan bir kale var. Bu kale bir Venedik Kalesi ve gündüzleri ziyarete açık olduğunu tahmin ediyorum. Bundan önemlisi kaleye ulaşmak için geçtiğiniz yollarda gerçekten cıvıl cıvıl cafelere ve barlara rastlıyorsunuz. Adanın tepesi biraz düzlük ve denize bakan kısmında üç tane yeldeğirmeni yerleştirilmiş. Bembeyaz ve ilgi çekici bu değirmenler gerçekten görülmeye değer. Bu meydanın çevresindeki cafelerde insanlar oturup sohbet ediyor, kimisi ise arkadaşlarıyla meydanda turluyor. İnsanların yürüyüşlerindeki havadan olsa gerek bir an kendinizi gece istanbul Taksim meydanında turluyor gibi hissedebilirsiniz. Tek fark çevrenizde bembeyaz ve daha kısa binalar olması, binaların arkasında da koyu lacivert bir denizin gözükmesi. Az önce bahsettiğim kaleye içgüdüsel olarak ara sokaklara gire çıka ulaşabiliyorsunuz. Kalenin hemen dibinde castle bar denilen bir bar var. Bu bar klasik yunan evi tarzında inşa edilmiş fakat en büyük farkı üç ayrı terasının olması. Kapalı mekanının otantik tarzına ve bembeyaz duvarlarına hayran kalıp dışarı çıkmamaya kara verebilirsiniz. Öte yandan dışarıda ufacık bir alanda oturarak deniz manzarasının tadını çıkarabilirsiniz ki bunu yapmazsanız bu kadar yüksekliğe çıkmanın anlamı kalmayacağını söyleyebilirim. İki katlı bir bina yüksekliğindeki üç katlı bu barın her katına çıkış düşmemenin beceri istediği daracık merdivenlerle sağlanıyor fakat mekana samimi havayı veren de bu merdivenler. Her katta oturanların birbirini görebileceği şekilde tasarlanmış teraslar, ve gözlerdeki ifade hep aynı. Sanki herkes birbirini daha önceden tanıyormuş gibi bir ifade var, herkes aynı gülümsemeyi taşıyor suratlarında. Belki de herkesin bu koyu lacivert ve uçsuz bucaksız deniz manzarasından etkilenmiş olmasındandır. Belki de müzik sesi yeterince açık olmasına rağmen insanların etraftaki derin sükuneti dinliyor olmalarındandır. Yukarısı biraz soğuk olduğu için uzun süreli sohbet niyetiyle oturanların tedbirli olmaları gerekiyor. Turistik özelliği fazla olmadığı ve kendi yağıyla kavrulduğu için nispeten ucuz bir ada olduğunu farkettik Astepelia'nın.Çıktığımız yokuştan ayaklarımız ağrıya ağrıya aşağı inerken, az önce gördüğüm manzarayı hergün görebilecek kadar şanslı insanların var olduğunu düşünüp, onlara imreniyordum.
Görünüm: Ege Denizinin güneyine doğru yaklaştıkça artan hava sıcaklığı yavaş yavaş Akdeniz'e yaklaşıldığını gösteren en büyük işaret. Ege ile Akdenizi birbirinden ayıran Girit adası ise tam bir kapı muhafızı gibi konumlanmış iki denizin arasında. Görüş alanı ne kadar net olursa olsun, Girit'e yaklaşırken ona bir ada gözüyle bakmanız pek zor, çünkü neredeyse tüm ufku bir kıtanın devamı gibi kaplıyor. Girit'in Heraklion limanına denizden gece yaklaşıyorsanız, uzaktan gördüğünüz ışıklar şehrin büyüklüğü ve konumu hakkında oldukça iyi fikir verecektir. Bir an kendimi Marmara Denizinden İstanbul'a yaklaşıyormuş gibi hissettim, çünkü oldukça büyük bir şehir. Limanın hemen yanıbaşında havalimanı olması da ayrı bir büyüklük katmış şehre. Oldukça geniş ve derin liman özellikle büyük tonajlı gemiler için yapılmış, bu yüzden yanaşacak yer bulmakta zorluk çekmedik ve hemen şehrin canlılığına katılmaya karar verdik. İzlenim: Limandan inip şehre ilk ayak basışınızda kendinizi Sirkeci meydanında hissetmemeniz için tek neden tabelalardaki yunan harfleri olur, yoksa gerisi gerçekten büyük bir şehrin izlerini taşıyor. Otomobil gürültüsü ve yüksek binaların dizilimi yunan adası görünümü bekleyenler için tam bir hayal kırıklığı yaratıyor. Ne olursa olsun şehrin en gözalıcı tarafı büyükşehir eğlencesini özleyenler için hazır olan gece klüpleri ve şık restoranlar. Barlar ve cafeler yaz sıcağında eğlenmek isteyen insanlara sokaklarda da servis yapıyor. Türkiye'dekinden en büyük farkları ise çoğunun değişik mimaride olması ve neredeyse hepsinin normalden iki kat daha yüksek tavanlı olması. Bu yüksek tavanlı cafeler içersinin daha rahat bir ortam olduğu hissini katıyor olmalı ki, önünden geçtiğim her cafeye girmek için ayrı bir heyecan duyuyordum. Mekana rahatlık ve serbestlik hissi vermesinden de öte, biz pek alışkın olmadığımız için mekanları olduğundan daha da lüks gördük. Dileyenler için havalı diskolar ve çılgın partilerin olduğu gece klüpleri de kolayca bulunabilecek cinsten. Şehri gezmek, hatta diğer şehirlere ulaşmak için turistlere özel turlar düzenleniyor. Girit'in Girit olduğunu anlamak içinse mutlaka Heraklion müzesi gezilmeli ve adanın diğer merkezlerindeki tarihi eserler hakkında bilgi edinilmeli. Her ne kadar büyükşehir, ortamın havasını kaçırıyorsa da organizasyon ve ulaşım kolaylığı açısından çeşitli rahatlıkları olması şehri görülmeye değer kılıyor. Heraklionun büyük şehir olduğunu kanıtlayan diğer bir özellik ise Girit Üniversitesine evsahipliği yapması. Girit'in tamamı hakkında bilgi toplamak birkaç gün veya haftada olabilecek bir iş değil. Koca bir şehir olduğu için her kasabanın apayrı bir havası var.Heraklion limanının gürültüsünden sıkıldığımız için ya adanın batısına doğru kıyıdan gidip Hanya'ya varacaktık ve 'Hanyayı da Konyayı da gördük' diyebilme şansını elde edecektik, ya da doğuya doğru gidip güzelim Türkiye'mize birkaç mil daha da yaklaşacaktık. Doğuya gidip de rotayı uzatmak istemediğimiz için batıya doğru gidip daha önceden bilgi sahibi olduğumuz 'Agias Nicholas' limanına girmeye karar verdik. Adanın orta yerinde büyük koyun hemen içinde olan Aziz Nicholas limanı tıpkı diğer yunan adaları gibi sakin ve sessiz bir mekan. Her türlü yaşam biçimini de bünyesinde barındırdığı için seçilmeye değecek bir merkez. Kasaba aslında ufacık bir gölün çevresine kurulmuş. Fakat bu gölün aslında göl olmadığını içeride demirlemiş veya kıyıya bağlanmış ufacık sandallardan anlıyorsunuz. Yapay bir göl havası taşıyan bu ufak gölde bu kadar sandalın ne işi var diye çevrenizde biraz araştırma yaptığınızda anlıyorsunuz ki aslında bu göl, denize ufak bir kanalla bağlanmış. Kanalın üstünde şirin köprüler yapılmış ve çevresine irili ufaklı bir çok restoran ve mağaza kurulmuş. Yemek: Gölün bir tarafı tamamen tavernalarla çevrili, ve oldukça lezzetli yemekler sunuyorlar. Göl manzarasının güzelliği ve servisin güleryüzlülüğü yemeklere bambaşka bir lezzet katıyor. Yemekler verilen hizmete göre pek pahalı değildi. Ama turistik bir merkez olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek lazım. Turistlerin oldukça ilgisini çeken ara sokaklarda bulunan english veya irish publar eğlence için tercih edilebilir. Yunanlılarla eğlenmek için ise sokaklarda bulunan müzikli cafeleri geceye başlangıç olarak kabul edip yerel halkla birlikte bilindik bazı gece klüplerine gidebilirsiniz. Bulunduğumuz yerin Girit değil de bambaşka bir ada olduğunu zannedip gezilerimizi bu düşünceyle yaptığımız için Agias Nicholas bizim için tam bir dinlenme kasabası oldu. Kültür mirası ve tarihçesi hakkında fazla bilgi toplayamadıysak da insanların birbirine ilgisi ve ortamın rahatlığı nedeniyle oldukça memnun kalarak Girit'ten ayrıldık.
Görünüm: Karpathos'un hemen batısında bulunan Tasos adasının rüzgarlı güney sahilinden geçip Karpathos'a ulaştık. Tasos'un güney sahili dimdik ve çok yüksek kayalıklardan oluşuyor. Bu kayalıklardan aşağı doğru inen rüzgar çok şiddetli bir etki yarattığı için deniz çoğu zaman kabarık oluyor. Aynı etki az da olsa Karpathos'un da güney sahilinde hissedildiği için adanın güney sahili daha çok windsurfçulere hizmet için kurulmuş tesisler ve plajlarla dolu. Doğu kısımdaki Karpathos kasabası ise adanın merkezi havasını taşıyor. Ufak bir kasaba olması ve eğlencesinin iki-üç gece klübüyle sınırlı kalması nedeniyle pek hareketli değil. Buna rağmen İskandinav turistler adaya rağbet gösteriyor.İzlenim: Sabahları limandan kalkan teknelerle gezi turlarına katılabilir veya adanın doğusundaki eğlenceli plajları ziyaret edebilirsiniz. Bunun dışında sessizlik ve sakinlik bakımından oldukça üst sıralarda olan kasabanın yerel halkıyla tanışıp bembeyaz ve şipşirin evlerin fotoğraflarını çekebilirsiniz. Adanın ziyaretçilere huzurdan fazla vadettiği birşey yok ama bu huzur bile adayı görülmeye değer kılmaya yetiyor.Daha önceden planladığımız rotaya göre Karpathos'un yalnızca güneyinden geçip Rodos'a daha erken varmaya çalışacaktık. Adaya girmemizin asıl sebebi; güneş batımından hemen sonra 2-3 şiddetinde esen bir havada adanın güney sahilinden 4 mil açıkta Bulgar bir sörfçüyü kurtarmamız ve sahil güvenliğe teslim etmek için adaya gitmek zorunda kalışımızdır. Meğer Bulgar sörfçü bizim de aynı günün öğleden sonrasında mazur kaldığımız 40 mil esen rüzgarda sörfünü kaybetmiş ve sürüklenmeye başlamış. Türk ve Yunan medyası bu olaya pek ilgi göstermediyse de ada halkı ve özellikle kurtardığımız sörfçünün Bulgar arkadaşları tarafından limanda heyecanla beklenmemiz ve takdir edilmemiz bize haklı bir gurur verdi. Ayrıca Girit'ten Rodos'a tek seferde gitmenin oldukça uzun ve yorucu olacağını ve arada mola vermek için Karpathos'un ideal bir ada olduğunu da öğrendik.
Görünüm: Akdeniz ve Ege tarihinde çok önemli bir yeri olan Rodos'a yaklaşırken duyduğum sevinç ve heyecan haklı olarak büyüktü. Özellikle kitaplardan okuduğum 'Mandırake' limanına giriş yapacağımız için daha da mutlu olmuştum. Mandırake limanı, ünlü Rodos heykelinin olduğu limandır. Söylentiye göre bu limanın girişinde eskiden 30 küsur metrelik bronzdan dev bir insan heykeli varmış ve gemiler bacakları açık olan bu heykelin altından geçip limana girerlermiş. Buna teknik olarak pek inanılmıyor ayrıca o heykeli nereye nasıl yerleştirdiklerini de çözmek zor. Heykelin bir deprem sırasında yıkıldığı, denizdeki parçaların da araplar tarafından yüklenip götürüldüğü söyleniyor. Bir zamanlar varolup dünyanın yedi harikasından biri olan bu heykeli hayal edilmesini sağlamak bile adaya çok önemli bir turizm geliri sağlıyor.İzlenim: Rodos adasının Rodos şehri, bir ikinci özelliği ile de turistlerin gözdesi durumunda. Şehrin yarısı yeni şehir, diğer yarısı eski şehir olarak düşünülmüş. Eski şehir şövalyeler zamanından kalan surlar ve kalelerle çevrili durumda ve içindeki çoğu bina ve ev iyi korunduğu için bakımlı durumda. Bu eski binaların çoğu alışveriş mağazaları olarak kullanımda, hatta kimisi ev olarak bile kullanılıyor. Ev olarak kullanılan küçük binaların gün boyunca kapıları genelde açık oluyor. Halk turistlere alışkın olduğu için günlük işlerini de sokaklardan geçen turistlerin meraklı bakışları altında yapabiliyorlar. Ben çok istediğim halde denemedim fakat evlerin içini kibar bir şekilde rica edip gezmek için izin alabilirsiniz. Fakat geliri tamamen turizmden olan ev ahalisinin bu işe bedavaya izin vereceğini düşünmüyorum. Bu eski şehiri tümüyle gezebilmek bir bütün günü alır ve bununla da sıkılmazsınız. İlk ayak basışınızdan itibaren evlerin ve dükkanların gerçekte var olmadığını da düşünmeniz olası.Yeni şehir ise sıradan bir ilçe gibi planlanmış. Çevresindeki güzelim plajları ve evleri aynı Çeşme'yi anımsatıyor, kasabanın merkezindeki alışveriş merkezi ise Nişantaşı'nın tıpkısı. Vitrinlerdeki yazıların bir kısmı yunanca olmasa kendimizi İstanbul'daki gibi hissederdik. Buna rağmen sokaklarda yer yer rastlanan anıtlar, bahçeler ve ağaçlar apayrı bir güzellik ve ruh katıyor. Köşebaşlarında insan portresi çizen ressamlar, sokak başlarındaki restoranlar ve sahilde boydan boya sıralanmış cafeler ayrı bir heyecan duymamızı sağlıyor. Rodos'ta görülmeye değecek bir yer olan ancient town ise kocaman bir hipodrom, Apollon anıtı ve tiyatrosuyla gerçekten büyüleyici bir mekan. Eski şehirden başlayınca yaklaşık yarım saat yürümeniz gerekiyor, elinizde şehir haritası yoksa bu süre daha da artabilir, fakat buram buram tarih kokan bu yeri kaçırmamak için değer. Eğer vakit varsa yorgunluğunuzu gidermek için Apollon tapınağının bulunduğu tepeden muhteşem manzarayı karşınıza alıp bir zeytin ağacının dibinde çok rahat bir uyku çekebilirsiniz. Ağustos böceklerinin sesi, zeytin yapraklarının hışırtısı ve denizin kokusu bu zevki yaşamanız için sizi teşvik ediyor, en iyisi kendinizi bırakmak.Tarih ve doğa güzelliği meraklıları için adanın doğusunda bulunan Limdos şehrine özel otobüs seferleri düzenleniyor. Ne yazık ki eski şehir'i daha fazla gezme isteğim ağır bastığı için Limdos'u ziyarete vakit ayıramadım. Hediyelik eşya alışverişi yapmak isteyenler için de eski şehir ideal bir merkez. Doğal tarım ürünlerinden, adaya mahsus her türlü oyuncak eşyaya kadar istediğiniz hediyeliği bulabilirsiniz. Eski şehirin kuzey sokaklarındaki dükkanların hepsi bu iş için ayrılmış. Yine eski şehirde biraz uğraşarak bulduğumuz Nikos'un dükkanı da uğranmaya değer. Nikos, yunan rakısı uzo ve yunan likörü imalatçısı. Ailesi zamanında Datça'da yaşadığı için türkleri çok seviyor. Zaten tüm yunan adalarındaki esnaflar Türklere apayrı bir sempati duyuyorlar, bu da bizi oldukça sevindirdi. Türk Yunan dostluğunu bir kez tattıktan sonra bir daha zor bırakıyorsunuz. Eski şehirin en dikkat çekici ve en büyüleyici özelliği ise ünlü Şövalyeler Kalesini içinde barındırmasıdır. Müze gündüz saatlerinde ziyaretçilere açık ve görülmeye değer. Gün batımını seyretmek için de kale kapısından yüz metre önce görebileceğiniz saat kulesi çok hoş bir manzara sunacaktır size.Rodos'ta eğlence her keseye ve her yaş grubuna hitap ediyor. Zenginler için sahildeki büyük gece klüpleri hizmet verebilir. Orta yaşlılar için hem yeni şehirde hem eski şehirde sakin ve huzurlu ortamlar var, fakat eski şehrin otantik havası göze ve gönle biraz daha hitap ettiği için tercih sebebi olabilir. Gençler için yeni şehirde, batıdaki plajın hemen yanındaki barlar sokağı hizmet ediyor. Her türlü müzik ve her türlü eğlence bu diskolarda güneş doğana dek mevcut. Yaş ortalaması yirmiyi geçmediği için herkes çok rahat hareket edebiliyor. Diskolara giriş ücretsiz ve içkiler ucuz olduğu için tercih edilebilir.Yemek: Güzel bir akşam yemeği için sahildeki ve yeni şehirdeki tavernalarda hem eğlenip hem ziyafet çekebilirsiniz. Bu tip yerler yalnızca turistlere hitap ettiği için hesabı da buna göre ödemek zorunda kalabilirsiniz. Gerçekten ucuz ve kaliteli bir akşam yemeği istiyorsanız yunanlılara katılmanızda fayda var. Bu konuda en büyük yardımı sabahleyin ahbap olduğunuz bir ada esnafından alabilirsiniz. Güzel akşam yemeği veren, müzikli eğlenceli mekanlar eski şehirde daha çok, o yüzden kendinize yunan bir arkadaş bulup ondan bu konuda yardım istemeniz en doğrusu.'Anlatmakla olmaz, orası ancak yaşanır.' denecek kadar büyüleyici bir ada olan Rodos'u teknemizle arkamızda bırakırken hala eski zamanlarda yaşamış şövalyeleri, kocaman gemilerin Colossus heykelinin altından geçişini, film seti titizliğinde hazırlanmış eski şehiri ve lüks caddeleri ile samimi insanları olan şehri düşünüyordum.

Levent Baş

No comments: